Halife Kizilayak

... - ...

Son devir Türkistan velîlerinden. İsmi Abid Nazar olup oturduğu yerin isminden dolayı "Halîfe-i Kızılayak" diye şöhret bulmuştur.

1877 (H.1294) yılında şu anda Türkmenistan Cumhuriyeti içinde bulunup o zaman Buhara Emirliğine bağlı olan Kerki şehrinin Kızılayak

köyünde dünyaya geldi. İlk tahsîlini alim bir zat olan babasının da yardımıyla burada tamamladı. Sonra, küçük yaşına rağmen, tahsîlini devam

ettirmek için Buhara'ya gitti. Burada birçok alimden çeşitli dallarda ders alarak, talebelikte en yüksek dereceye ulaştı. Kendi anlattığına göre

Buhara'daki tahsîlini daha çok zamanın büyük alimlerinden Ebü'l-Fazl-ı Sîret'in yanında yapmıştır. Buhara'da tahsîlini tamamladıktan sonra

kendisine Emir tarafından Buhara Kadılığı teklif edildi. Ancak, kabul etmeyip memleketine döndü. Bu teklif ısrarla devam edince de bir müddet

evini, hatta memleketini terk etmek mecburiyetinde kaldı.

Daha sonra tasavvufa yönelerek zamanın meşhûr ariflerinden olup aynı zamanda amcası olan Halîfe Hüdaynazar'dan feyz ve icazet aldı. Hocası ona

icazet verdikten sonra, kendisine gelenlere; "Artık Abid'e gidin. Bende olanlar, bendi kaldırılmış bir ırmak gibi oraya aktı, gitti." Buyururdu.

Fakat o yine de hocası vefat edinceye kadar talebe kabûl etmedi. Tasavvufta silsilesi Hace Muhammed Saîd Mücedidî'ye ulaşır.

Bir müddet sonra hocası Hüdaynazar ile hacca gitti. O zamanın şartlarında yolculuk çok uzun ve sıkıntılı geçti. Hüdaynazar hazretleri zaten yaşlı

olduğundan hastalandı ve yürüyemez hale geldi. Sedye ile yol alıyordu. Abid Nazar hocasının her hizmetine canla başla sarılıyordu. Hocası da

devamlı dua ve niyazda bulunur ve; "Abid'im inşaallah dolacak ve taşacaksın." derdi.

Nihayet Mekke ve oradanMedîne'ye vardıklarında Hüdaynazar hazretleri vefat etti. Hocasını Cennetü'l-Bakî'de defnettikten sonra yanındakiler ona talebe olmak isteyerek kendilerini kabûl etmesi için ricada bulundular. Fakat o, bir türlü kendini buna layık görmüyordu. Çok ısrar edilince bir

gece mühlet istedi. Ertesi gün müsbet veya menfî kararını açıklayacaktı. Halîfe-i Kızılayak o geceyi Peygamber efendimizin kabr-i şerîfleri yanında

murakabe ile geçirdi. Ertesi gün çok neşeli bir şekilde talebe kabûl edeceğini bildirdi ve Mescid-i Nebevî'nin mübarek mihrabında oturarak müsafeha ile ilk talebesini kabûl etti. Hac sonrası memleketine döndü.

Halîfe-i Kızılayak, Bolşevik İhtilali sırasında Kalişof hadisesinden îtibaren Ruslara karşı çok gaza ve cihadlarda bulundu. Buhara Emirliği

Rusların eline geçtikten sonra da cihadı bırakmadı. Ancak silah ve gıda yetersizliğinden Afganistan'a hicret etmek mecburiyetinde kaldı. Büyük bir

kalabalıkla Afganistan'a geçen Halîfe-i Kızılayak, bundan sonra devamlı cihad hareketini destekledi. Habîbullah Han zamanında RusyaAfgan sefîri

bulunan Gulam Nebi Han, Rusların yardımıyla Pettekeser mevkîi üzerinden Belh şehrine saldırdı. Burayı işgal ederek ayrı bir devlet gibi davranmaya

başladı. Bunun üzerine Halîfe-i Kızılayak, Ruslara karşı çok iyi savaş tecrübesine sahib bulunan Türk mücahidlerini bizzat kardeşi Alim Han ile

Belh'e gönderdi. Büyük mücadeleler netîcesinde Belh işgalden kurtuldu ve Alim Han geçici bir süre için Belh'i idare etti. Her şey normale döndükten

sonra Belh'i hükûmete teslîm ederek geri döndü.

Halîfe Kızılayak, Afganistan'a geçtikten sonra ilk önce Andhoy kazasının Altıbölek köyünde oturmuşsa da bazı hadiseler sebebiyle Cüzcan vilayetine

yakın bir yere yerleşti. Buraya eski köylerinin ismi olanKızılayak adı verildi. Bundan sonra Kızılayak'ta bir cami, medrese ve hanegah inşa

edildi.Burası her taraftan gelen talebelerle dolup taşmaya başladı. Hanegah, cemiyetin her tabakasından fakir, zengin, alim, fazıl, devlet

adamı ve her türlü insanın uğrak yeri haline geldi. Bu hali gören ve daha önce Afganistan'da oturmakta olan bazı alimler ilk önce bu durumu

yadırgadılarsa da dergaha geldikten ve Halîfe-i Kızılayak'ı gördükten sonra tam bir teslîmiyetle geri döndüler. Kabil'de oturan ve İmam-ı

Rabbanî hazretlerinin torunlarından olup alim bir zat olan hazret-i Şûrbazar da Kızılayak'a teşrif etmiş ve Halîfe-i Kızılayak'ın sohbetlerinde bulunmuştur.

Halîfe Abid Nazar, Afganistan'a geçtikten sonra, sırasıyla Afganistan Emîri olan Emanullah Han, Nadir Şah ve Zahir Şah ile gerek şahsen, gerek

mektupla irtibatlar kurmuş ve hepsinden saygı görmüştür. İnşa ettiği medrese ve hankah için devlet tarafından vakıf olmak üzere arazi tahsis

edilmiş ve pekçok maddî yardımlar yapılmıştır.

Manevî yönü pek kuvvetli olmayan Emanullah Han, bir keresinde Belh'e gelerek bir toplantı düzenlemişti. Bu toplantıya Halîfe-i Kızılayak'ı da davet etti. Fakat toplantı öncesi oradaki devlet erkanına Halîfe-i Kızılayak içeri girdiğinde ayağa kalkmamaları husûsunda sıkı sıkıya tenbihte bulundu. Halîfe-i Kızılayak, yanında hazret-i Şurbazar olduğu halde Belh'e gelerek toplantı yerine gitti. Onun teşrifini gören Emanullah

hemen ayağa kalkarak saygıyla karşıladı. Emanullah ayağa kalkınca diğer devlet erkanı da ayağa kalkmak mecburiyetinde kaldılar. Daha sonra bu durum kendisinden sorulduğunda Emanullah şöyle cevap vermiştir: "Halîfe-i Kızılayak'ı gördüğüm vakit her iki yanında büyük birer arslan vardı. Korkumdan ve kendimde olmadan birden ayağa kalkıverdim."

Türkistan'da Enver Paşanın ölümünden sonra onun yardımcısı durumunda olan İbrahim Lakay Afganistan'a geçerek bütün askerleri ile birkaç gün

Kızılayak'ta kaldı. İbrahim Lakay, Halîfe-i Kızılayak'la yalnız olarak yaptığı görüşmede kendisine bir isteğini iletti. Elinde bulunan kuvvetiyle Kabil hükûmetini basarak iktidarı eline alacaktı. Bunun için sadece izin ve dua istiyordu.

Ancak Halîfe-i Kızılayak, bu isteği kabul etmedi. "Bunun için müslüman kanı dökülmesine razı olmayız. Ayrıca bize iyilik edene kötülük etmeyiz."

buyurdu. Bunun üzerine İbrahim Lakay Belh'e doğru yürüdü. Kunduz vilayeti civarında biraz savaştıktan sonra isteyen kumandanlarını Afganistan'da

bırakarak kendisi Rusya'ya geçti.

Zahir Şah zamanında bir ara Halîfe-i Kızılayak'ın gözleri görmez olmuş ve tedavî için Kabîl'e gitmişti. Yol boyunca halk onu gruplar halinde

karşılıyor ve bir kerecik bile olsa, müsafeha edebilmek için can atıyordu.

Kabil'e vardıklarında, onu bizzat Zahir Şah karşıladı. Zahir Şah Halîfe-i Kızılayak'ı gördüğü anda hemen ayağa fırlayarak ellerine sarıldı ve; "Ben sizi daha önce de görmüştüm." Diyerek şunları anlattı: Daha Şah olmamıştım. Babam sağdı. Bir gün av için Dere-i Acer denilen yere gittim.

Heyecanla av peşinde koşarken atımla birlikte oradaki bir kuyuya yuvarlandım. O anda; "Yetiş ya pîr." Şeklinde haykırmıştım. Hemen göğsümden kavrayan bir el beni kenara koymuştu. İşte o vakit karşımda sizi gördüm. "Korkma yavrum." diye beni sakinleştirdikten sonra nereye gittiğinizi anlayamamıştım.

Zahir Şah, bundan sonra Halîfe-i Kızılayak'a daha çok hürmet gösterdi ve onu manevî baba kabûl etti. Ayrıca özel olarak Türkiye'den getirtilen bir

doktorun başarılı tedavisi netîcesinde Halîfe-i Kızılayak'ın gözleri sağlığına kavuştu.

Afganistan'ın siyasî istikrarı husûsunda pekçok müsbet tesirleri görülen Halîfe-i Kızılayak'ın varlığı müslümanların sulh ve selamet içerisinde

yaşaması husûsunda da büyük bir nîmetti.

Bolşevik ihtilalinden sonra Afganistan'a geçen Türk muhacirleri ile bazı Peştun kabîleleri arasında münazaralar ortaya çıkmıştı. Hatta ufak çapta

çatışmalar da görülmüştü. Bu hadiseler devam ederken Peştunların kabîle reisi bütün adamlarını toplayarak bu durumu görüşmek üzere Kızılayak'a

hareket etti.

Bunu duyan Halîfe-i Kızılayak, kırk elli kadar kişiyi silahlı olarak yolun iki kenarına yerleştirdi. Adamlarıyla kızgın bir şekilde gelmekte olan han, Kızılayak'a on beş km kadar yaklaştığında ürpermeye ve endişeye

kapılmaya başladı. Yaklaştıkça ezilip büzüldü ve adeta küçüldü. Han, nihayet dergah kapısına geldiğinde mecalsiz bir halde edeple içeri girdi.

Özürler beyan ederek bütün anlaşmazlıklara son vermek üzere huzurdan ayrıldı.

Böylece felakete sebeb olabilecek bir mesele kendiliğinden halledilmişti. Daha sonra yakın adamları reise, kendisinde görülen değişikliği sual

ettiklerinde; "Yolun iki kenarında bir ordu bekleşiyordu." diye bahsetmiştir.

Halîfe-i Kızılayak, gerek sözleriyle, gerek ameliyle Ehl-i sünnet îtikadı ve İslam ahkamına tam uymuş ve onu yaymak için uğraşmıştır. Uzun ömrünü

cihadlarla süslemiştir. Kendisine gösterilen saygılara mukabil onda kesinlikle bir kibir ve gurur hali görülmezdi. Her haliyle çok mütevazi

idi.

Herkese iyi davranırdı. Kendisine kötü davrananlara karşı da yumuşak ve merhametli idi. Çocuklar dahil herkese selam verirdi. Kimse kendisinden

önce ona selam veremezdi. Birçok defa daha önce selam vermek niyetiyle huzûruna çıkanlar bunu başaramamış, hep selam almak mecbûriyetinde

kalmışlardır.

Kimseyi incitmemeye çok dikkat derdi. "Çocukluğumda sapanla bir serçe vurmuştum. Bunu her hatırlayışımda korkudan kalbim titriyor." buyururdu. En küçük müstahaba bile ehemmiyetle riayet ederdi. Hep kıble tarafına dönerek otururdu. Helal ve temiz yemeye çok dikkat ederdi. Seyyitleri çok sever ve onlara hürmet gösterirdi. Her hareketi Resûlullah'a tam tabi olduğunu gösteriyordu.

Şöhretin çok zararlı olduğunu söyler, Peygamber efendimizin bu konudaki "Şöhret afettir." hadîsine istinaden; "Koşandan yürüyen, yürüyenden duran,

durandan oturan, oturandan da yatan daha iyi, daha rahattır." buyururdu.

Afganistan halkını bir hicretin beklediğini ve bunda önce davrananların kurtulacağını, sona kalanların ise çok telef olacağını söylerdi. Rusya ile ok sıkı irtibat kurulacağına hatta iki yurdun bir olacağına işaret ederdi. "İslamı yaşamak avuç içinde köz (ateş) tutmaktan daha zor olacaktır." buyururdu.

Çocukları çok severdi. Bazan torunlarını önüne alıp, hem sever hem de hıçkırarak ağlardı. Öyle ki göz yaşları sakalının ucundan damlardı. Sebebi

sorulduğunda da; "Onların doğduklarına seviniyorum, ama görecekleri günler için ağlıyorum." buyururdu.

Dünya malına tamah edenlere; "Altın alma, dua al. Dua altından daha kıymetlidir." buyururdu. Hiç kahkaha ile gülmezdi. Kahkaha atanları

gördüğünde; "Sıratı geçmeden nasıl gülebiliyorsunuz, şaşıyorum. Müslüman sıratı geçtikten sonra güler." derdi.

Halîfe-i Kızılayak camide vaz etmezdi. Fakat ikindi namazından sonra akşam namazına kadar Sûfî Allahyar hazretlerinin Farsça manzûm olarak yazdığı

bir fıkıh kitabı olan Meslekü'l-Müttakıyn'ı okur ve açıklardı. Kitap, senede iki defa bitirilirdi. Böylece herkesin bilmesi gereken fıkıh

bilgileri müsait bir zamanda cemaata anlatılmış olurdu. Diğer vakitlerde ise sohbet dergahta olurdu. Bu sohbet sırasında daha çok, İmam-ı Rabbanî hazretlerinin Mektûbat'ı okunurdu.

Ramazan aylarında dört gecelik bir hatim düzenlenirdi. Bu hatime ülkenin her tarafından binlerce insan gelirdi. Çeşitli yerlerden gelen alimler burada buluşurlardı. Ayrı ayrı yerlerde toplanırlar, konuşup tartışırlar, sorulara cevap verirlerdi.

Hatim tertîbi şöyle olurdu: İkişer rekat kılınan teravih namazında okunacak zamm-ı sûre için Kur'an-ı kerîm baştan îtibaren okunmaya başlanırdı. Bu işi hafızlardan kurulu bir ekip yapardı. Hafızlar ve cemaat tesbihlerden sonra beş on dakika çay içip dinlenirlerdi. Böylece sahur zamanına kadar devam eden teravih namazında birkaç cüz okunurdu. Nihayet

dördüncü gecenin sonunda Kur'an-ı kerîm hatmedilmiş olurdu. Hatîm, bayram havasında geçerdi.

Gelen alimler iftar ve sahur yemeklerini hankahın avlusundaki sofada Halîfe-i Kızılayak'la birlikte yerlerdi. Buradaki sohbet o kadar tatlı,

öylesine bir kudsiyet içinde geçerdi ki, orada bulunanlar kendilerini başka bir alemde zannederler, içlerinde ulvî bir zevk ve özlem kalırdı.

Yine mevlid kandilleri ayrı bir güzellikte ihya edilirdi. O gün de her yerden insanlar akın akın gelirlerdi. Herkes toplandıktan sonra Halîfe-i

Kızılayak'ın odasında ve kendisinin oturduğu yerde başının üzerinde yüksekte bir yerde duvara yapışık duran özel sandukada bulunan Sakal-ı şerîf ile Şah-ı Nakşibend hazretlerine ait hırka-i şerîf başlar üzerinde getirilirdi. Emanetler, özel olarak yapılmış ve baş hizasında bulunan mevkiine konulurdu. Örtüler edeple ve salevat-ı şerîfe okunarak açılırdı. Sonra belli bir tertîb içerisinde natlar okunur, Kur'an-ı kerîm kıraat

edilir ve konuşmalar yapılırdı. En sonunda Hırka-i şerîf oraya gelenlerin arasında dolaştırılır, edep ve ihlasla öpüp koklanırdı. Daha sonra şerbet

ikram edilir, dua ile meclise son verilirdi. Kandile, vali ve kadı gibi bazı devlet adamları da katılırdı.

Halîfe-i Kızılayak dergahında her akşam büyük kazanlarda yemek pişirilerek halka dağıtılırdı. Fakir aileler evlerine buradan yemek götürürlerdi.

Ayrıca her Perşembe gündüzleri devamlı yemek pişer ve dağıtılırdı. Ağır muhaceret şartlarında zayıf düşen aileler için burası bir ümid kapısı idi.

Ayrıca fakirler her zaman gelerek çeşitli ihtiyaçlarını buradan giderirlerdi. Bundan başka her gün pekçok misafir ağırlanırdı. Yemek aynı

ölçüde pişmesine rağmen her zaman kafi gelirdi.

Halîfe-i Kızılayak, hayatının sonlarında felçli olarak üç sene hasta yattı. Sağlığında olduğu gibi, hastalık zamanında da hep şükreder ve;

"Beterinden koru ya Rabbî!" diye yalvarırdı.

Nihayet Buhara'daki Gögeldaş Medresesini keramet ile inşa ettiği söylenen büyük velî hazret-i Îşan'ın torunlarından olan hanımı vefat edince,

Halîfe-i Kızılayak; "Artık gitme zamanımız geldi." buyurdu. Hakîkaten hanımının vefatından bir gün sonra kendisi de Hakk'ın rahmetine kavuştu.

Vefatına yakın, Allah ism-i şerîfini devamlı tekrarlamaya başladı. Bu sırada birkaç kez bayıldı. Her zaman gizliliği düstûr edinmiş olmasına

rağmen, son anlarında kendisini görülmedik bir muhabbet ve iştiyak hali kapladı. Dili kımıldamamasına rağmen göğüs kafesinden çıkan Allah lafz-ı şerîfi bitişik odalardan açık şekilde duyuluyordu. Nihayet 1955 (H.1375)

yılı Şaban ayında Hakk'ın rahmetine kavuştu.

Vefat ettiği gün mevsim yaz olmasına rağmen hava simsiyah bulutlarla kapandı ve gün boyu ince bir yağmur yağdı.

Vefatı üzerine pekçok insan Kızılayak'a geldi. Araba ve binek hayvanlarına yer bulunmaz oldu. Sokaklar, araba zincirleri ile kilitlendi. Cenaze

namazı safları sokaklara taştı. Cenaze namazına katılmak için ağaçlara çıkanlar bile görüldü. Cenaze namazına Zahir Şah vekaleten

yardımcılarından birini gönderdi. Namaz, Mevlevî Abdülvüdûd'un imametinde eda edildi. Kabri, Kızılayak'ta cami bitişiğinde ve medresenin

avlusundadır. Türbesine kendi isteği ile kubbe yapılmadı, üstü açık bırakıldı. Türbenin üstünde kendisinin gazalarda yanında taşıdığı bayrak

göndere dikilmiş ve üstünde beyaz bir alem dalgalanmaktadır.

Vefatından sonra ikinci oğlu Siracüddîn'e Mevlana Seyyid Abid tarafından icazet verilmiş, ancak bu oğulları çok geçmeden zehirlenerek şehîd

edilmiştir. Onun kabri de babasının kabri yanındadır. Daha sonra büyük mahdumları Hamid, icazet almışsa da birkaç sene sonra o da vefat etmiştir. Son olarak Siracüddîn'in oğlu Nûreddîn'e Buhara'da Halîfe-i Kızılayak'la beraber medresede okuyan ve yine Halîfe-i Kızılayak'ın emri ile Belh'e yerleşen Mevlana Berat tarafından icazet verilmiştir.

Bundan sonra medrese yine eski güzelliğine kavuşmaya ve alimlerin uğrak yeri olmaya başlamıştı. Ayrıca bu zamanda cami ve medrese Cüzcan valisi Dr. Muhammed Sıddîk ve sonraki vali M.Kerîm Furûten'in katkılarıyla yeniden tesis edilmiştir. Yine eskisi gibi hatim ve merasimler

tertiblenmeye başlanmıştı. Fakat, Davûd ihtilali ile bunlara son verildi. Nihayet 1978'de Afganistan, komünist ihtilalle çalkalandı. Bir sene

sonra Halîfe Nûreddîn de komünist yöneticiler tarafından şehîd edildi.

Halîfe-i Kızılayak'ın Türkçe ve Farsça olarak bastırdığı Farz-ı Ayn adında bir risalesi vardır. Risale herkesin bilmesi gereken îtikat bilgileri ile bazı zarûrî vecîbeleri ihtiva etmektedir.

1978 yılında komünistler Afganistan'da ihtilal yapmış, buna karşı cihadın alevlenmesi netîcesinde Rusları çağırmışlardı. Fakat çatışmalar hızlanarak

devam etmişti. İşte bu savaşlar sırasında Kızılayak'ın bazı yerleri komünist devlet askerleri tarafından bombalanmıştı. Bir keresinde iki

zırhlı helikopter Halîfe-i Kızılayak'ın hücre ve hanegahının avlusuna birkaç roket fırlattıktan sonra cami bitişiğinde ve medresenin içinde

bulunan havuza bir bomba attılar. Bu bombadan cami bir hayli hasar gördü. Helikopterler bundan sonra da caminin diğer tarafındaki Halîfe-i

Kızılayak'ın türbesine yöneldiler. Fakat türbeye tam yaklaştıkları an helikopterlerin biri bir anda alevler içinde kaldı ve köyün hemen dışına

kadar gittikten sonra yere çakıldı. Helikopterin içindekiler zor kurtarıldılar. Halbuki orada ne uçaksavar ne de mücahid birlikleri vardı.

O zaman birkaç asker hanegaha gelerek hücrede bulunan bazı kıymetli kitapları almışlar ve yerine komünizm muhtevalı kitaplar bırakıp

gitmişlerdi. Ayrıca daha önce Ruslara karşı kullanılan ve orada durmakta olan birkaç eski silahı da götürmüşlerdi.

Bu olayın üzerinden çok zaman geçmemişti ki, hanegaha girenler bir bir delirdiler. Durmadan kendi ellerini ayaklarını dişliyorlardı. Hiç bir

şekilde de tedavî edilemediler. Nihayet durumu anlayan bazıları tarafından bu kişiler Halîfe-i Kızılayak'ın dergahına getirildiler. Götürülen

silahlar yerlerine bırakıldı. Böylece tövbe ettikten sonra deliler iyileşebildi.

Diğer taraftan komünistler helikopterlerin uçaksavarla vurulduğunu iddia etmelerine rağmen, pilotlar bunu reddetmiş ve şöyle anlatmışlardır: "Tam türbeyi vurmak üzereydik. Türbe kapısından uzun boylu nohudî elbiseli

sarıklı biri çıktı. Avucunun içi ateş doluydu. Elindeki ateşi bize doğru fırlattı. Helikoptere gelen ateş bir anda her tarafımızı kaplayıverdi."

BU YOLDA EDEB GEREK

Bir gün zengin biri, kendisiyle ilgili bir anlaşmazlıktan dolayı, diğer şahıslarla birlikte Halîfe-i Kızılayak'ın huzûruna çıktı. Fakat o, huzurda da edepsiz hareketlerde bulunarak taşkınlık yapmaya devam etti. Çıkacakları sıra yanındakiler böyle gitmemesini ve Halîfe-i Kızılayak'ın

duasını alarak çıkmasını kendisine söyledilerse de, gururundan bunu kabûl etmedi ve öylece çıkmak üzere ayağa kalktı. Halîfe-i Kızılayak tam o

sırada başını kaldırarak ona bir nazar etti. O andan îtibaren zengin kişinin hali kötüleşmeye başladı. Evine gittiğinde yakınları doktor

getirmek istedilerse de artık buna gerek olmadığını söyleyerek; "Dergahın kapısından çıkarken Halîfe-i Kızılayak'ın bana baktığı anda içimden bir

şeylerin geçtiğini hissettim. Artık son hazırlıkları yapın." dedi. Hakîkaten çok geçmeden vefat etti.

KUSURUNU AFFET

Bir gün Halîfe-i Kızılayak, birkaç talebesiyle birlikte bir mezarlığın yanından geçiyordu. Bir ara yeni gömülmüş bir mezarın başında durdu. Sonra

mezarın kime ait olduğunu sorup öğrendi ve mezar sahibinin evine gitmek istediğini söyledi. Mezar bir gün önce gömülmüş bir gence aitti. Hep

birlikte gencin evine gittiler. Gencin babası çıkıp onları karşıladı. Halîfe-i Kızılayak ondan, ölen oğlunun yerine kendisini evlat kabûl

etmesini istedi. Herkes bu istek karşısında şaşırmış durumdaydı. Halîfe-i Kızılayak; "Eğer istediğimi kabûl ettiysen beni istediğin gibi azarla, hatta döv. Fakat dün ölen oğlunun kusurunu affet. Çünkü onun azaptan kurtulması buna bağlıdır." dedi. Bunu duyan baba oğlunu affetti ve gönlü oş bir şekilde onları uğurladı.