Mehmet Uyar

1960 - ...

1960 yılında Denizli’nin Çivril ilçesine bağlı Haydan (Yeşilyaka) köyünde doğdu. Liseyi Çivril’de bitirdi. 1980 yılında Ege Üniversitesi Sosyal

Bilimler Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı bölümünden mezun oldu. O yıldan itibaren beş yıl Kastamonu Çatalzeytin’de beş yıl edebiyat öğretmenliği

yaptı. Öğretmenlik görevini hala İstanbul’da sürdürmektedir.Öğretmenliğinin yanı sıra romanlar ve senaryolar da yazıyor.

ESERLERİ

ROMAN

Karmaşa..... (1984 Sedat Yenigün Roman Yarışması 3. lük ödülü- 1. Baskı-Beyakn Yayınları, 2.Baskı Şehir Yayınları)

Kayıp Ocak...... (MEB yayınları)

Efsane Sır..........(1992 Kültür Bakanlığı roman ödülü, 1.Baskı-Kültür Bakanlığı Yayınları, 2.Baskı- Şehir Yayınları)

Yeşil Mesnevi......( 1998-Timaş Yayınları)

Gönül Yolculuğu......(2000- Şehir Yayınları)

HİKAYE

Kuşların Dili ..........( Orman Genel Müdürlüğü Hikaye Yarışması 1.lik ödülü)

Sır Kapısı (Adım yayınları)

SENARYO (filme çekilenler)

Sürgün............( 1992- Salerno ve Taşkent Film festivalleri 2.lik ödülü,

Phildephia Film Festivali 1.lik ödülü )

Yarasa............(Necip Fazıl Kısakürek Senaryo Yarışması ödülü)

İnce Düş .........(TV filmi)

Rüyalara Gelin.......(TV filmi)

Büyük Mükafat.......(TV filmi)

Ateşin Teslim Olduğu Gün........(TV filmi)

Sevginin Sesi.............(TV filmi)

Mehmet Akif Belgeseli.......(Kültür bakanlığı TV filmi)

Buluşma................(TV dizisi)

Cafer-i Tayyar ........( Radyofonize oyun)

HAKKINDA YAZILANLAR

Kimlikli bir roman

Mehmet Nuri Yardım

Türkiye 22 Mart 2001

Mehmet Uyar, uzun yıllardan beri roman yazıyor. İlk ödüllü eseri “Karmaşa”dan bu yana senaryoyla birlikte romanı atbaşı götüren Uyar’ın farklı ve renkli bir dünyası var. TGRT’te uzun yıllar senaryo yazarlığı yapan Uyar’ın yine televizyon için senaryosunu yazdığı “Yarasa” filmi 13. İstanbul Festivali’nde gösterime girmişti. Çalışmaları bir çok ödüle değer bulunan Mehmet Uyar’ın senaryolarını yazdığı “İnce Düş”, “Büyük Mükâfat”, “Rüyalara Gelin”, “Ateşin Teslim Olduğu Gün” gibi diziler de sevilerek seyredildi.

Yeşil Mesnevi

Bugünlerde “Gönül Yolculuğu” isimli romanı yeniden yayınlanan Uyar’a “roman mı, senaryo mu?” diye sorduk. Uyar, “Aslında benim ilk gözağrım roman. Şimdi de ve her zaman da roman yazmak, romanla uğraşmak istiyorum. Ama ne yazık ki, elimizde olmayan bazı sebeplerden ötürü diğer alanlara da kaydığımız oluyor” diyor. Yazarın farklı tarzda kaleme aldığı bir romanı var “Yeşil Mesnevi”. Uyar, bu romanın tam anlaşılamadığını, okuyucusuna ulaşamadığını belirterek, “Yeşil Mesnevi romanı üzerinde sekiz yıl çalıştım. Beni en fazla meşgul eden romandı. Amacım, bize özgü, tahkiye geleneğini modern bir biçimde okuyucuya sunmak ve romanımıza yeni bir açılım sağlamak. Dede Korkut Hikâyeleri, Mesneviler’in anlatımından yola çıkarak kendimize özgü bir üslup oluşturma amacındaydı” diye konuşuyor.

Musahhihin yolculuğu

Mehmet Uyar, son romanı Gönül Yolculuğu'nda hiç işlenmemiş bir konuyu, bir musahhihin gönül serüvenini anlatıyor. Yazar, bu romanla aşkın derinliklerine dalmayı denediğini söylüyor. Uyar’ın romanı hakkındaki düşünceleri şöyle:

“Musahhih yayına hazırlanan eserlerin yanlışlarını düzelten, dikkati sürekli hatalar üzerinde yoğunlaşan bir insandır. Böylesi bir kişinin hayat karşısındaki durumunu ele aldım bu romanımda. Hayatı ve doğayı bir kitap olarak algılayan musahhih, bu sefer hayatın yanlışlıklarını farkediyor, bu yanlışlıklar yüzünden büyük bir bunalıma giriyor. Yanlışlıkları düzeltemeyeceğinin çaresizliğiydi bu. Hep tashihsiz bir hayat ve bir insan arıyor. Bunu otuz yıl sonra döndüğü çocukluğunun yaylasında keşfediyor. Doğanın düzeninde aşkın derinliğinde bir gönül yolculuğu yapıyor. Zaten roman, adını da bu yolculuktan alıyor.

Mehmet Uyar şimdi de tasarladığı fakat yazmaya ve bitirmeye fırsat bulamadığı bir roman üzerinde çalışıyor. İsmi ilginç: Tezhipli Aşk Hikâyesi. Yazar, bu romanda, geleneksel sanatlarımızdan tezhip, hat ve ebru merkezli ölümsüz bir aşk hikâyesini kaleme almayı deneyecek.

HAKKINDA YAZILANLAR

Romancı Mehmet Uyar'ın "Gönül Yolculuğu"

"Bir ışığın peşindeyim"

Mustafa Nadir Önay Özgür ve Bilge y.1 s.4 Mayıs 2002

Edebiyatımızın yeni ve güçlü kalemlerinden Mehmet Uyar ile ilham kaynaklarını, arayışlarını, edebiyat hakkındaki düşüncelerini konuştuk.

Biz sizi birkaç yönünüzle tanıyoruz: öğretmenliğiniz, romancılığınız, televizyon ve sinema eserlerinizle. Sizi hangisiyle tanımlamamız daha doğru olur?

Hayatımda romancılığımın ayrı bir yeri vardır. Kendimi daima bir roman yazarı olarak gördüm. Her ne kadar sinema ve televizyon filmi senaryolarında aynı ciddiyeti ve samimiyeti göstersem de romancılığım başka... Hattâ, senaristliğimde bile bu romancı tarafımın etkin olduğuna inanıyorum.

Galiba sizinki de dünyada ve Türkiye’deki birçok yazarın âkıbetine benziyor—yani sürekli olarak asıl sahanızda değil, başka iş sahalarında çalışma zorunluluğu.

Roman yazmak benim en büyük tutkum, amacım, heyecanım. Eşyaya ve olaylara bir romancı duyarlılığıyla bakmak. Romanı yaşamak ve bunu sözcüklere dökememenin sıkıntısını duymak... Yıllarca bunu yaşadım. Çoğu kez, başka kaygılarla televizyon metinleri, film senaryoları yazdım. Parça parça hayallerle bölündüm. Bölündükçe uzaklaştım romandan. Ama her uzaklığa rağmen, roman içimde kanayan bir yaraydı, gizli bir sevdaydı. Roman yazmaya oturduğumda toparlamam epey zamanımı alıyordu. Yani, bütün bu çalışma telâşı içinde roman yazmaya zaman arıyordum. Bazan fırsat da buldum. İşte bulduğum o fırsatlarda yayınlanan beş romanım ortaya çıktı.

Bu cevabınızdan sonra bizim de önceliği romana vermemiz çok tabiî hale geldi. Bu konuya şöyle bir soruyla başlayalım; Dostoyevski kendisi ve dönemi romancıları için “Hepimiz Gogol’ün Palto’sundan çıktık” gibi bir ifadeyle ilham kaynağını belirtmiş oluyor. Sizin de böyle bir ilham kaynağınız ve usta bellediğiniz bir romancı oldu mu?

Bu konuda tek bir isim söylemek zor. O kadar fazla ki esinlendiğim, etkilendiğim ve sevdiğim ustalar, şimdi sıralayacak olsam uzar gider isimleri. Ama benim romancılığımda en çok etkisi olan, bende roman yazma hevesini kamçılayan isimlerin başında Knut Hamsun gelir—bana Norveç’in fiyortlarını, dağlarını sevdiren şair ruhlu romancı. Daha sonra Dostoyevski, Marcel Proust, Kafka, Samuel Beckett... Bizim edebiyatımızda ise Peyami Safa ve Kemal Tahir...

Bu isimler gösteriyor ki, Kemal Tahir haricindekiler içe dönük yazarlar. Daha doğrusu, romanlarında hep bir iç yolculuğu anlatan yazarlar. Sizi de iç yolculuğu yapan bir yazar olarak görebilir miyiz?

Bence bu romanın asıl tanımıdır. Roman zaten bir iç yolculuğudur.

Bu yüzden mi son romanınızın adı Gönül Yolculuğu oldu?

Evet. Aslında bu romanımda romana bakışım, roman anlayışım özetlenmiş durumdadır. Roman nesneler ve görüntüler yığını değildir. Roman öznel bir bakışla canlanan yeni bir hayattır.

Evet, romanlarınızı okuyanlar bunu rahatlıkla fark edeceklerdir. Fakat benim dikkatimi çeken başka bir husus oldu. Birçok romancımızda bu iç yolculuk esnasında kullanılan atmosfer hep belirli mekânlara hapsedilmiş olarak yer alıyor. Fakat sizin romanlarınızda, özellikle belirteyim, Efsane Sır ve Gönül Yolculuğu’nda aydın çevreler, kalabalık şehir hayatı, oradan sade halk ve taşra derinlemesine gidilip gelinen mekânlar olarak gözümüze çarpıyor.

Her romancı, eserlerinde kendi hayatından ipuçları verir. Romanlarında yaşayan karakterler daha çok kendisidir ve kendi yaşadığı mekânlarda gezer. Bu iki romanımda ve diğer romanlarda da kendi hayatımdan izler bulunuyor. Evet, ben şehirde yaşıyorum, ama köyümden, çocukluğumun geçtiği yöreden kopmuş değilim. İçimde kopmaz bağlar var. Aslında şehir ve köye sürekli gelip giden, köy ve şehir atmosferini sürekli yaşayan biriyim. Bu yüzden bir yanım taşralı, bir yanım şehirli. Bir yanım aydın, bir yanım çocuk. Böylesi ruh halinde doğan gözlemlerim, izlenimlerim de ister istemez romanlarımın içeriğini oluşturuyor. Hep düşünen, arayan, kendisini bulmaya, kendisi olmaya çalışan biri olarak hayal ettiğim olaylar içinde geziyorum. Bu yönüyle kendimi gezgin gibi hissediyorum—bir düş gezgini. Sürekli keşifler yapan, yaptığı keşiflerin heyecanıyla mutlu olan bir gezgin...

İlk romanınız Karmaşa’da kitaplarla hayat, gerçekle hayal, müşahhasla mücerret arasında gidip gelen bir insanın hikâyesi var. İkinci romanınız Efsane Sır’da tarihle bugünün, dünle yarının muhasebesi ve bu muhasebeden çıkan bir işaretin sonuçlarını görüyoruz. Kayıp Ocak’ta ise tamamen sizin o bahsettiğiniz kaybedilen bir çocuk yanınız öne çıkıyor. Yeşil Mesnevî ve Gönül Yolculuğu ise kendini arayışın bir hikâyesi... Ben böyle değerlendiriyorum; bilmiyorum, yanılıyor muyum?

Tespitleriniz, romanlarımın birer cümleyle özeti diyebilirim. Söylediğiniz gibi, romanlarımda bir arayış her zaman var. Kimi romanlarımda bu arayış daha da belirgin. Yine romanlarımda şehir ve taşra dünyası, bu iki dünya arasında gelip gitme, bu iki yan sürekli var. Ama bütün bunların özünde, tabiat karşısında var olma mücadelesi veren bir insanın hikâyesi gizli. Ben insanım, bir hayat yaşıyorum. Bu hayat kimi zaman büyük bir karmaşa olabiliyor. Ben bu karmaşa ortasında ruh dünyama, tarihe, efsanelere, masallara pencereler açıyor; var olan karmaşayı onarmaya çalışıyorum. Karmaşayı sükûna erdirecek bir ışığın peşindeyim. Bu ışığı gönlümde duyuyor, görüyor, kimi zaman da yaşıyorum ve realiteye taşımak istiyorum. Roman yazarken kendime şöyle yukarıdan baktığımda böyle bir kıvranışı görüyorum.

Yani geleneksel dünyadan modern dünyaya fizik olarak geçmiş, ama ruh kökü olarak hep maziye bağlı kalmış birisinden mi bahsediyoruz, yoksa ikisi arasında gidip gelen, ama ne o olabilmiş, ne bu olabilmiş birisinden mi?

İçimde köyümden, yerli kültürümden kopmayan bir tarafım var. Yani köylü tarafım... Bir Anadolu insanı olarak kalmak istiyorum. Modern dünyanın büyülü baskısında ezilmemenin mücadelesini böylece vermek, içimde duyduğum yerli kültürümü ve ruhumu en yerli üslûpla, en coşkun ifadelerle göstermek istiyorum.

Evet, çağımızda Türk aydınının iki yüzyıldır bir türlü üzerinden atamadığı bir bunalım var. Kendimize güvenemiyoruz. Batılı değerler karşısında ezildikçe eziliyoruz. Onlara kendimizi kanıtlama, sunma telâşı içindeyiz. Bu da kendi kültürel dünyamızı bilmememizden kaynaklanıyor. Bizim iç güvenimizi sağlayan kültürel âbideleri ismen biliyoruz, ama anlam olarak uzağız. Bir Dede Korkut, bir Mevlânâ, bir Hüsn ü Aşk, bizim egemen Batı kültürü karşısında en büyük güven dayanaklarımız...

Romanlarımda aydınımızın bu kültürel bunalımını dile getirmeye çalıştım. Efsane Sır ve Gönül Yolculuğu, aslında Türk aydının trajik hikâyesi. Modern dünya karşısında bocalayan, var olmaya çalışan, arayış içindeki Türk aydınının hikâyesi.