Mustafa Nadir Önay

1960 - ...

1960 yılında, Denizli Acıpayam’da doğdu. 1986 yılında, Hacettepe Üniversitesi Edebiyat Fakültesi’ni bitirdi. 1987-1992 yılları arasında; TRT Belgesel Programlar Müdürlüğü, TRT Eğitim kültür Programları Müdürlüğü ve GAP TV Müdürlüğünde,yönetmen-metin yazarı olarak çalıştı.

1992-1998 yılları arasında; TGRT TV’de yönetmen,Program sorumlusu,bölüm sorumlusu Olarak çalıştı. 1998-1999 yıllarında,serbest yönetmenlik yaptı. Halen yönetmen,senarist olarak çalışıyor. Bugüne kadar binlerce program,yüzlerce belgesel tanıtım,klip yönetti.

Bazı Çalışmaları TRT Yaşayan Geçmiş(Belgesel dizi) Ticaret Yolları (Belgesel Dizi) Alınterimiz Göznurumuz(Belgesel dizi) Türk Halıcılığı (BelgeselDizi) GAP (Belgesel Dizi) Akşama Doğru (Aktüel Günlük Proğram) Töremiz Dilimiz (Kültürel,aktüel 120 bölüm dizi) Edebiyat Edebiyat (Stüdyo çalışması,150 bölüm) Yüzlerce,il ilçe tanıtım ve belgeseli,tarım,müzik,kültür proğramı.. TGRT Malik Bin Dinar(Drama,TV filmi) Huzura doğru(3 yıl yönetmen,günlük proğram) Yumurcak(Günlük çocuk proğramı,günlük 3 yıl) Gençlerle (50 bölüm stüdyo tartışma proğramı) Yarışmalar (değişik türde) Heybe (30 bölüm stüdyo draması) Ozan Orhon’la çocuk proğramı(60 bölüm) Sağlık(10 bölüm belgesel) Değişik tartışma proğramları) Hanımeli(Günlük kadın proğramı) Vitrin(günlük kadın proğramı) Müzik proğramları,canlı yayınla vb....

Diğer çalışmalar Tarım,Turizm bakanlıklarına, Sümerbank genel müdürlüğüne, İstanbul Büyükşehir Belediyesine,değişik partilere Tanıtım,şura filmi,belgesel ve dramalar.. 20 kadar valiliğe tanıtım,belgesel, Değişik sanatçılara klipler... Kitap Halen üzerinde çalıştığı 6 eser bulunuyor. Bunlar,hikaye roman,tv yazıları,şehir yazıları konularını içeriyor.

ESERLERİ

1.Doğunun Altı Kapısı

Mustafa Nadir Önay

Kaknüs Y, İstanbul 2001

Önsöz

Bin yıllık bir gezi

Eskiden kalesi olan şehirler dışarıya kapılarla açılır, kapılarla kapanırdı. Bugün de kalesi ayakta olan şehirlerde bu kapılar adlarıyla yaşamaktadır. Hatta surlardan geriye biz iz kalmamış olsa bile adları durmaktadır. Van’da Tebriz kapı, Diyarbakır’da Mardin Kapı, Urfa’da Harran Kapı....

Bazı şehirler zamanın acımasız tahribatı karşısında tutunamamış. Ya kimsesiz birer harabeye dönüşmüş ya da gittikçe küçülmüşler. Bazıları da var ki surlara sığmamış gittikçe büyümüşler. Diyarbakır,Van, Mardin, Şanlıurfa bu şehirlerdendir. Şuayp Şehri, Soğmatar, Harran ya harap olmuş ya küçülmüşler. Hoşap gibi sadece yoldan geçenleri selamlamakla yetinenleri de var.

Anadolu’ya Malazgirt’ten girdiğimiz söylenir hep. Bu bir yönüyle doğrudur da, Alparslan’ın Malazgirt’e Suriye, Diyarbakır taraflarından geldiğini hatırlamayız. Sadece Van Gölü ile Ağrı Dağı arasından değil, Güneydoğu Anadolu’nun Kale Kapıları’ndan da girmişiz.

Bin yıldır, dağına taşına ad vererek; efsaneler, hikayeler, şiirler, türküler söylediğimiz; geleneklerle sürdürdüğümüz, yenileyerek yaşattığımız; kaleler, kapılar, sokaklar, evler yaptığımız topraklarda 80’li yılların sonundan başlayarak belgesel filmler için çıktığımız gezilerde, bütün bu birikimlere okuyarak, görerek ve dinleyerek şahitlik ettik.

Gördük ki, bu topraklarda yaşayan insanları anlamak için önce bu kapılardan girerek işe başlamak lazım. Yoksa, Kerem ve Aslı, Süphan, Ağrı ve Karacadağ, Kevgir ve Keven, Selçuklu ve Artuklu; Mardin’de Kasımiye, Şanlıurfa’da Balıklıgöl, Diyarbakır’da Ulu Cami, Doğubeyazıt’ta İshak Paşa olmadan her şey eksik kalır.

Eksik kalır sofralarımız; Van’ın Otlu Peyniri, Şanlıurfa’nın çiğ köftesi, Diyarbakır’ın Şehriyesi, Erzincan’ın tulumu olmasa...

Sabit Bin Kurra’lar, Cabir El Hayyan’ lar, Ebul İz’ ler, Vani Mehmet Efendi’ ler, Nabi’ ler, Ali Emiri Efendi’ ler hep bu toprağın yeşerttiği insanlar.

Büyük medeniyetler büyük birikimlerin eseridir. Bu yüzden taşra, kalpten vücuda, vücuttan kalbe hayat taşıyan kılcal damarlara benzer. Onlar olmadan merkezde yeni birikimler elde etmek, yeni üretimler yapmak mümkün değildir. Bundan dolayı oraları iyi tanımamız, taşradan merkeze, merkezden taşraya bilgi ve birikim aktarmayı başarmamız gerekir. Urfa’lı Nabi, Erzurumlu Nef’i, Ağırnas’lı Mimar Sinan, Diyarbakırlı Ali Emiri olmasaydı çok şey eksik ve öksüz kalırdı.

2. Yaylaktan Kışlağa

Mustafa Nadir Önay

Kaknüs Yayınları

İstanbul 2001

önsöz

Hayattan lügate

Yaşadığımız hayat, birdenbire ortaya çıkan Hüda-yı Nabit değildir. Hep değişse de değişerek devam eder ve köklerinde bin yılların, yüzyılların toplumsal ve tarihi tecrübesi vardır.Konuştuğumuz kelimeler, deyimler ve atasözleri lafızdan ibaret değildir. Onların arkasında geniş bir dünya saklıdır.Taşlara, kağıtlara, kitaplara hepsinden de önemlisi halkın ölmez hafızasına yazılmış; sürekli genişleyen ve yenilenen, ama eksenini hiç kaybetmeyen bir dünya.Giydiğimiz elbisede, yediğimiz yemekte, oynadığımız oyunda, söylediğimiz türküde, yaktığımız ağıtta, kısaca; doğumda, düğünde, bayramda ve ölümde kullandığımız; inançların, üretimin, ticaretin, yardımlaşmanın velhasıl hayatın kendisi olan kelimelerin insanı nasıl çepeçevre kuşattığının hikayesi.

Kah lügatten günümüze kah günümüzden lügate giden bir çalışma; Hayat gibi, kelimeler gibi.

Yaylakta; çadırda, ağılda, otlakta, Kışlakta; evde, işte, çarşıda pazarda, camide, kahvede, düğünde, cenazede geçer günlerimiz.

Hep kışlayanlar olsak ne gam, hayat devam ediyor! Biz kelimelerle sevinir, kelimelerle ağlar, kelimelerle konuşur, kelimelerle düşünürüz.

Biz önce söyler veya yazar, sonra yaşarız. Biz önce yaşar, sonra söyler veya yazarız.Yaşadığımız müddetçe söylemeden veya yazmadan yapamayız.Ama neyi ne zaman yapar, neyi ne zaman söyleriz? Ettiklerimiz yaptıklarımız, dinlediklerimiz söylediklerimiz neyin nesidir? İşte bütün bunların hikayesi.

Kültürden kelimelere, kelimelerden kültüre giden bir çalışma.Mustafa Nadir Önay önce objektifle görsel belgeseller için, sonra bu kitapta toplanan yazılarıyla Türkçe’nin sihirli dünyasına girdi. Annenin ninnisi, aşığın deyişi, garibin duası, çocuğun tekerlemesi olarak tarihin dehlizlerinden geçip bir çeyiz sandığı gibi günümüze ulaşan dili ve toplumsal yansımalarını Anadolu’nun yaylaklarında, kışlaklarında buldu.

Bu kitapta size onlardan bir demet sunuluyor.